Batı insanlığa ait bilgi mirası

Şu anda dünya üzerinde bu medeniyetin taşıyıcısı durumunda olan topluluk ise batı adını verdiğimiz milletler grubudur. Batı insanlığa ait bilgi mirasını esasen 16. yüzyıllarda eline almış ve bugünlere kadar taşımıştır. Bir gün onlarda bayrağı bir başka medeniyete teslim edeceklerdir.

Batının elinde şekillenen bilgi medeniyetine en genel anlamda pozitif bilim denmektedir. Pozitif bilimin kökleri doğal olarak çok eskilere dayansa da Avrupa da gelişimi Galileo ile başlatılabilir. Galileo yaptığı
araştırmalarla insanlığa yeni ipuçları sunmuş ve dünya üzerinde çok ciddi değişimlere sebep olacak bilgi sürecini başlatmıştır. Galileo’nun bulduğu eylemsizlik kuramı batılıların tasavvur ettikleri evren anlayışını kökten değiştirmiş ve batıda ciddi bir zihinsel değişimin temellerini atmıştır. Eylemsizlik kavramıyla yola çıkan Galileo dünyanın dönebileceğini anlamış ve bunu bir iddia olarak ortaya atmıştır. O zamana kadar dünyayı evrenin en altında duran sabit bir yer olarak düşünen batılı zihniyeti bu bulguyla ciddi sarsıntılara maruz kalmış ve hatta bu büyük bilim adamını engizisyon mahkemelerinde yargılayarak idamını  istemişlerdir. Galileo da baskılar karşısında geri adım atarak dünyanın döndüğü iddiasından vaz geçmiştir.

Dünyanın dönüyor olmasının Avrupa’da bu kadar ciddi etkiler yapmasını anlamak bizim medeniyetimiz için zordur. Çünkü bizdeki evren anlayışı batıdakine benzemez. Galileo’nun engizisyonda yargılandığı dönemlerde bizler zaten Dünyanın döndüğünü biliyor ve hatta yıldızların ve Güneşin hareketlerini tesbit etmeye çalışıyorduk. Bu yüzden bu bilgi bizim için yeni değildi.

Aynı zamanda bizi etkilememesinin bir diğer nedeni ise bizdeki dini anlayışın
Hıristiyanlıktan farklı olmasıydı. Bizdeki dini anlayış belirli bir evren tipini zorunlu
tutmuyordu. Hıristiyan inanışına göre dünya evrenin en alt katıydı ve zaten aşağılık olan
insan burada yaşıyordu. Evrenin en üstünde ise tanrı bulunuyordu ve tanrı ile insanın
arasında bulunan diğer katlarda yüce insanlar yani rahipler ve ruhban sınıfı bulunuyordu. Bu
sınıf insanla tanrı arasında aracılık vazifesini yerine getiriyor ve tanrının isteklerini insana,
insanın isteklerini ise tanrıya iletmekle görevli bulunuyorlardı. İşte bu dini inanıştan
dolayıdır ki, Galileo’nun ortaya attığı düşünceler Avrupa’da ciddi sarsıntılara yol açmış ve
bilim kiliseyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Kendi kutsal konumlarını kaybetmek
istemeyen ruhban sınıfı bu yeni görüşlere karşı mücadele etmiştir.
Galileo’nun bulgularıyla beslenen yeni fizik anlayışı Nevton’la en kusursuz dönemine
ulaşmıştır. Newton’un bulgularıyla insanlar artık evreni tamamen çözebileceklerine ve hatta
ele geçirebileceklerine inanmışlardır. Nevton’un kurduğu mekanik fizik anlayışı şunu
gerektiriyordu. Eğer biz nedenleri bilirsek her şeyin çözümüne ulaşabilir ve evrenin bütün
sırlarını çözebiliriz. Bu fizik anlayışıyla yanılmaz ve kesin doğruların varlığına ve evrenin
tüm sırlarının çözülebileceğine inanılmaya başlanmıştır.

İşte dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman değişmeyecek kesin ve yanılmaz
doğruların elde edilebileceğini iddia eden bu bilim görüşüne pozitif bilim denmiştir.
İnsanlık pozitif bilimin verdiği inançla evrenin bütün sırlarını çözebileceğini
düşünmüş, geçmiş ve geleceğe dair tüm sırların insan aklı ve çabasıyla elde edilebileceğine
inanmıştır.
Bugün hala bilime dair birçok tanımlama ve tespit bu pozitif bilim inancına bağlı
olarak ortaya konmakta ve anlatılmaya çalışılmaktadır.
Pozitif bilim inancı içerisinde bilim çeşitli özelliklerle tanımlanır. Bu özellikler
şunlardır:
Nesneldir; bilimin bulguları kişisel görüş ve beğenilerden uzaktır. Herkes tarafından
ortak olarak gözlemlenebilecek ve değerlendirilebilecek doğruları içerir.
Mantıksaldır; bilimin bulguları akla ters düşmez.
Genelleyicidir; bilimin bulguları aynı durumdaki tüm olaylar için geçerlidir. Bulgular
bütünü içerir.
Sağlam ve değişmez gerçeklerdir; bilimsel bilgiyle elde edilen veriler zaman
içerisinde değişmez. Tutarlı ve kalıcıdır.
Bilime yönelik bu tür özellikler uzun bir süre varlığını ve inandırıcılığını korumuştur.
Bahsedilen bu özellikler pozitif bilim görüşünün bir sonucu ve çıkarımlarıdır.
Pozitif bilim ise yerini 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında daha farklı ve
değişik görüşlere bırakmıştır. Pozitif bilim inancındaki en köklü değişimi Einstein ve Maks
Plank yapmıştır. Bu iki büyük bilim adamı pozitif bilimin evreni çözeceği ve değişmez
doğruları bulabileceği inancını değiştirmişlerdir. Einstein’in Rölativitesi ve Maks Plank’ın
Kuantum Fiziği insanlığın bilim anlayışını farklı bir yöne kaydırmıştır. Bu bilim adamlarının
bulgularından sonra bilimin tarafsız ve nesnel olmadığı düşünülmeye başlanmıştır.
Bilimsel bilgide objektifliğin değil subjektifliğin var olduğu, kesinliğin değil olasılığın
kendisini gösterdiğini bu bilim adamları ortaya koymuşlardır. Bu nedenle pozitif bilim 20.
yüzyılın ilk yarısından sonra yerini modern bilime bırakmış ve bu anlayışta da ciddi
değişimler meydana getirmiştir.
Örneğin Einstein; insanın evreni çözemeyeceğini sadece onu yorumlayabileceğini ileri
sürmüştür. Yani insanın yapabileceği evrenin sırlarını çözebileceğini değil, onu belli bir
zaman ve durum aralığı içerisinde kendisine göre yorumlayabileceğini dile getirmiştir.
Maks Plank ise yapılan bilimsel çalışmalarda kesinliğin değil ihtimallerin ve ihtimal
hesaplarının esas olduğunu ortaya koymuştur.
Bu iki görüş pozitif bilimi tamamen ortadan kaldırmamıştır.

Bu bilim adamlarının bulgularından sonra şu ortaya çıkmıştır. Kesin doğrular olarak
adlandırılan bilimsel bilgiler normal boyuttaki durumlar için geçerlidir. Makro ve mikro
düzeydeki bilimsel araştırmalarda kesinlik ve nesnellik yoktur. Tam aksine bu düzeydeki
araştırmalarda kişisellik ve olasılık esastır.

Örneğin atom parçalanarak atom altı dünya incelendiğinde hem bilim adamının kişisel
tercihleri deney ve gözlemi etkilemektedir ve hem de bulduğu veriler kesin doğru olmaktan
uzak sadece doğru olma ihtimali olan bilgiler durumuna düşmektedir.
Einstein ve Maks Plank’la bilim dünyasına kazandırılan en temel iki özellik bilimde
makro ve mikro düzeylerde nesnelliğin ve kesinliğin olamayacağıdır.
Mesela atom altı dünyasını incelerken nesnelliğin ve kesinliğin olamayacağına dair
küçük bir örneği burada ele alalım.

Normal bir termometreyle bir oda sıcaklığı ölçüldüğünde elde edilen bilgi kesin gibi
gözükebilir. Oda sıcaklığı ölçülürken termometredeki ıssı odaya geçecektir fakat bu ısı çok
düşük olduğundan odanın sıcaklığının ölçümüne ciddi bir etki yapmayacaktır ve yaptığımız
ölçüm doğru olarak düşünülecektir. Fakat aynı ölçümü elektron ve protonlar düzeyinde
yaptığımızda kullanacağımız ölçüm aleti ne kadar küçük olursa olsun sonucu çok büyük
oranda etkileyecektir. Elektronlar çok küçük parçacıklar olduğu için ısıyı ölçmek amacıyla
kullanacağımız herhangi bir ölçüm aracı sonucu çok büyük oranda değiştirecektir. Bu oda
sıcaklığını kitaplık kadar büyük bir termometreyle ölçmeye benzeyecektir ki sonuç asla
kesine yakın olmayacaktır. Çünkü kitaplık kadar büyük olan bir termometrenin sıcaklığı ister
istemez oda sıcaklığını büyük ölçüde değiştirecektir.

Maks Plank ve Einstein’le başlayan bilimsel bilgideki bu değişim bugün daha
inanılmaz düzeylere varmıştır. Post modern yaklaşım tabiri altında toplanabilecek bu anlayış
değişimleri bilimsel bilginin doğruluk, değişmezlik, nesnellik gibi özelliklerini ciddi
boyutlarda sarsıntıya uğratacak düzeylere erişmiştir. Bu nedenle bilimsel bilginin gelişimi
ciddi emek ve gayret sarfedilerek araştırılması ve öğrenilmesi gereken bir konu olarak
karşımıza çıkmaktadır.

Batı insanlığa ait bilgi mirası
Bu yazıyı değerlendirin..

Fikrinizi belirtmek ister misiniz?